Kari
Murottal Ses
يٰسۤ ۚ
yā sīn.
Yâsin
وَالْقُرْاٰنِ الْحَكِيْمِۙ
wal-qur'ānil-ḥakīm(i).
Hikmet dolu Kur’an’a andolsun.
اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِيْنَۙ
innaka laminal-mursalīn(a).
Şüphesiz, sen (Muhammed) resullerden birisin.
عَلٰى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيْمٍۗ
‘alā ṣirāṭim mustaqīm(in).
Dosdoğru bir yol üzerinde.
تَنْزِيْلَ الْعَزِيْزِ الرَّحِيْمِۙ
tanzīlal-‘azīzir-raḥīm(i).
(Bu), Aziz ve Rahim olan (Allah) tarafından indirilmiş bir vahiydir.
لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَّآ اُنْذِرَ اٰبَاۤؤُهُمْ فَهُمْ غٰفِلُوْنَ
litunżira qaumam mā unżira ābā'uhum fahum gāfilūn(a).
Ataları uyarılmamış, bu yüzden gaflet içinde olan bir kavmi uyarman için.
لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلٰٓى اَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُوْنَ
laqad ḥaqqal-qaulu ‘alā akṡarihim fahum lā yu'minūn(a).
Onların çoğu için azab sözü kesinleşmiştir; çünkü iman etmiyorlar.
اِنَّا جَعَلْنَا فِيْٓ اَعْنَاقِهِمْ اَغْلٰلًا فَهِيَ اِلَى الْاَذْقَانِ فَهُمْ مُّقْمَحُوْنَ
innā ja‘alnā fī a‘nāqihim aglālan fa hiya ilal-ażqāni fahum muqmaḥūn(a).
Biz, onların boyunlarına, çenelerine kadar ulaşan prangalar taktık; bu yüzden başları yukarıdadır.
وَجَعَلْنَا مِنْۢ بَيْنِ اَيْدِيْهِمْ سَدًّا وَّمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَاَغْشَيْنٰهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُوْنَ
wa ja‘alnā mim baini aidīhim saddaw wa min khalfihim saddan fa agsyaināhum fahum lā yubṣirūn(a).
Önlerine ve arkalarına birer set çektik ve gözlerini örttük; artık göremezler.
وَسَوَاۤءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُوْنَ
wa sawā'un ‘alaihim a'anżartahum am lam tunżirhum lā yu'minūn(a).
Onları uyarsan da uyarmasan da fark etmez; iman etmezler.
اِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِيَ الرَّحْمٰنَ بِالْغَيْبِۚ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَّاَجْرٍ كَرِيْمٍ
innamā tunżiru manittaba‘aż-żikra wa khasyiyar-raḥmāna bil-gaib(i), fa basysyirhu bimagfiratiw wa ajrin karīm(in).
Sen ancak zikre uyan ve görmedikleri halde Rahman’dan korkanları uyarırsın. Onlara bağışlanma ve yüce bir mükâfat müjdele.
اِنَّا نَحْنُ نُحْيِ الْمَوْتٰى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوْا وَاٰثَارَهُمْۗ وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنٰهُ فِيْٓ اِمَامٍ مُّبِيْنٍ ࣖ
innā naḥnu nuḥyil-mautā wa naktubu mā qaddamū wa āṡārahum, wa kulla syai'in aḥṣaināhu fī imāmim mubīn(in).
Şüphesiz, ölüleri dirilten bizleriz; onların yaptıklarını ve bıraktıkları izleri kaydederiz. Her şeyi apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) topladık.
وَاضْرِبْ لَهُمْ مَّثَلًا اَصْحٰبَ الْقَرْيَةِۘ اِذْ جَاۤءَهَا الْمُرْسَلُوْنَۚ
waḍrib lahum maṡalan aṣḥābal-qaryah(ti), iż jā'ahal-mursalūn(a).
Onlara, elçilerin geldiği bir şehir halkını misal ver.
اِذْ اَرْسَلْنَآ اِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوْهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُوْٓا اِنَّآ اِلَيْكُمْ مُّرْسَلُوْنَ
iż arsalnā ilaihimuṡnaini fa każżabūhumā fa ‘azzaznā biṡāliṡin faqālū innā ilaikum mursalūn(a).
Oraya iki elçi gönderdik, ama onları yalanladılar; sonra üçüncüsüyle destekledik. Dediler ki: ‘Biz size gönderilmiş elçileriz.’
قَالُوْا مَآ اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُنَاۙ وَمَآ اَنْزَلَ الرَّحْمٰنُ مِنْ شَيْءٍۙ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا تَكْذِبُوْنَ
qālū mā antum illā basyarum miṡlunā, wa mā anzalar-raḥmānu min syai'(in), in antum illā takżibūn(a).
(Şehir halkı) dedi ki: ‘Siz de bizim gibi insanlarsınız. Rahman hiçbir şey indirmemiştir; siz sadece yalan söylüyorsunuz.’
قَالُوْا رَبُّنَا يَعْلَمُ اِنَّآ اِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُوْنَ
qālū rabbunā ya‘lamu innā ilaikum lamursalūn(a).
(Elçiler) dediler ki: ‘Rabbimiz biliyor ki, biz size gönderilmiş elçileriz.’
وَمَا عَلَيْنَآ اِلَّا الْبَلٰغُ الْمُبِيْنُ
wa mā ‘alainā illal-balāgul-mubīn(u).
‘Bize düşen, apaçık tebliğden başka bir şey değil.’
قَالُوْٓا اِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْۚ لَىِٕنْ لَّمْ تَنْتَهُوْا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِّنَّا عَذَابٌ اَلِيْمٌ
qālū innā taṭayyarnā bikum, la'il lam tantahū lanarjumannakum wa layamassannakum minnā ‘ażābun alīm(un).
(Halk) dedi ki: ‘Sizin yüzünüzden uğursuzluk çöktü. Eğer vazgeçmezseniz, sizi taşlarız ve bizden acı bir azap görürsünüz.’
قَالُوْا طَاۤىِٕرُكُمْ مَّعَكُمْۗ اَىِٕنْ ذُكِّرْتُمْۗ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ مُّسْرِفُوْنَ
qālū ṭā'irukum ma‘akum, a'in żukkirtum, bal antum qaumum musrifūn(a).
(Elçiler) dediler ki: ‘Uğursuzluğunuz kendinizden. Uyarıldığınız için mi? Hayır, siz haddi aşan bir topluluksunuz.’
وَجَاۤءَ مِنْ اَقْصَا الْمَدِيْنَةِ رَجُلٌ يَّسْعٰى قَالَ يٰقَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِيْنَۙ
wa jā'a min aqṣal-madīnati rajuluy yas‘ā qāla yā qaumittabi‘ul-mursalīn(a).
Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve dedi ki: ‘Ey kavmim! Bu elçilere uyun.’
اتَّبِعُوْا مَنْ لَّا يَسْـَٔلُكُمْ اَجْرًا وَّهُمْ مُّهْتَدُوْنَ ۔
ittabi‘ū mal lā yas'alukum ajraw wa hum muhtadūn(a).
‘Sizden ücret istemeyenlere uyun; onlar hidayet bulmuş kimselerdir.’
وَمَا لِيَ لَآ اَعْبُدُ الَّذِيْ فَطَرَنِيْ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُوْنَ
wa mā liya lā a‘budul-lażī faṭaranī wa ilaihi turja‘ūn(a).
‘Beni yaratana neden ibadet etmeyeyim? Hepiniz O’na döndürüleceksiniz.’
ءَاَتَّخِذُ مِنْ دُوْنِهٖٓ اٰلِهَةً اِنْ يُّرِدْنِ الرَّحْمٰنُ بِضُرٍّ لَّا تُغْنِ عَنِّيْ شَفَاعَتُهُمْ شَيْـًٔا وَّلَا يُنْقِذُوْنِۚ
a'attakhiżu min dūnihī ālihatan iy yuridnir-raḥmānu biḍurril lā tugni ‘annī syafā‘atuhum syai'aw wa lā yunqiżūn(i).
‘O’ndan başka ilahlar mı edineyim? Eğer Rahman bana bir zarar dilerse, onların şefaati bana fayda vermez ve beni kurtaramazlar.’
اِنِّيْٓ اِذًا لَّفِيْ ضَلٰلٍ مُّبِيْنٍ
innī iżal lafī ḍalālim mubīn(in).
‘O takdirde, apaçık bir sapıklık içinde olurum.’
اِنِّيْٓ اٰمَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُوْنِۗ
innī āmantu birabbikum fasma‘ūn(i).
‘Ben, sizin Rabbinize iman ettim; beni dinleyin.’
قِيْلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَ ۗقَالَ يٰلَيْتَ قَوْمِيْ يَعْلَمُوْنَۙ
qīladkhulil-jannah(ta), qāla yā laita qaumī ya‘lamūn(a).
(Ona) denildi ki: ‘Cennete gir.’ Dedi ki: ‘Keşke kavmim bilseydi.’
بِمَا غَفَرَ لِيْ رَبِّيْ وَجَعَلَنِيْ مِنَ الْمُكْرَمِيْنَ
bimā gafaralī rabbī wa ja‘alanī minal-mukramīn(a).
‘Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını.’
۞ وَمَآ اَنْزَلْنَا عَلٰى قَوْمِهٖ مِنْۢ بَعْدِهٖ مِنْ جُنْدٍ مِّنَ السَّمَاۤءِ وَمَا كُنَّا مُنْزِلِيْنَ
wa mā anzalnā ‘alā qaumihī mim ba‘dihī min jundim minas-samā'i wa mā kunnā munzilīn(a).
Onun (ölümünden) sonra kavmine gökten bir ordu indirmedik; indirmemiz de gerekmedi.
اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَّاحِدَةً فَاِذَا هُمْ خٰمِدُوْنَ
in kānat illā ṣaiḥataw wāḥidatan fa'iżā hum khāmidūn(a).
Sadece tek bir çığlık oldu; anında söndüler.
يٰحَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِۚ مَا يَأْتِيْهِمْ مِّنْ رَّسُوْلٍ اِلَّا كَانُوْا بِهٖ يَسْتَهْزِءُوْنَ
yā ḥasratan ‘alal-‘ibād(i), mā ya'tīhim mir rasūlin illā kānū bihī yastahzi'ūn(a).
Yazıklar olsun o kullara! Ne zaman bir resul gelse, onunla alay ettiler.
اَلَمْ يَرَوْا كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِّنَ الْقُرُوْنِ اَنَّهُمْ اِلَيْهِمْ لَا يَرْجِعُوْنَ
alam yarau kam ahlaknā qablahum minal-qurūni annahum ilaihim lā yarji‘ūn(a).
Görmediler mi, onlardan önce kaç nesli helâk ettik? Onlar geri dönmezler.
وَاِنْ كُلٌّ لَّمَّا جَمِيْعٌ لَّدَيْنَا مُحْضَرُوْنَ ࣖ
wa in kullul lammā jamī‘ul ladainā muḥḍarūn(a).
Hepsi, topluca bize getirileceklerdir.
وَاٰيَةٌ لَّهُمُ الْاَرْضُ الْمَيْتَةُ ۖاَحْيَيْنٰهَا وَاَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا فَمِنْهُ يَأْكُلُوْنَ
wa āyatul lahumul-arḍul-maitah(tu), aḥyaināhā wa akhrajnā minhā ḥabban faminhu ya'kulūn(a).
Onlar için bir delil: Ölü toprağı diriltiriz; ondan ekin çıkarırız, ondan yerler.
وَجَعَلْنَا فِيْهَا جَنّٰتٍ مِّنْ نَّخِيْلٍ وَّاَعْنَابٍ وَّفَجَّرْنَا فِيْهَا مِنَ الْعُيُوْنِۙ
wa ja‘alnā fīhā jannātim min nakhīliw wa a‘nābiw wa fajjarnā fīhā minal-‘uyūn(i).
Orada hurma ve üzüm bahçeleri var ettik; pınarlar fışkırttık.
لِيَأْكُلُوْا مِنْ ثَمَرِهٖۙ وَمَا عَمِلَتْهُ اَيْدِيْهِمْ ۗ اَفَلَا يَشْكُرُوْنَ
liya'kulū min ṡamarihī wa mā ‘amilathu aidīhim, afalā yasykurūn(a).
Ki, onun ürünlerinden ve ellerinin emeğinden yesinler. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
سُبْحٰنَ الَّذِيْ خَلَقَ الْاَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْۢبِتُ الْاَرْضُ وَمِنْ اَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُوْنَ
subḥānal-lażī khalaqal-azwāja kullahā mimmā tumbitul-arḍu wa min anfusihim wa mimmā lā ya‘lamūn(a).
Yerin bitirdiklerinden, kendilerinden ve bilmedikleri şeylerden çiftler yaratan Allah münezzehtir.
وَاٰيَةٌ لَّهُمُ الَّيْلُ ۖنَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ فَاِذَا هُمْ مُّظْلِمُوْنَۙ
wa āyatul lahumul-lailu naslakhu minhun-nahāra fa'iżā hum muẓlimūn(a).
Onlar için bir delil de gece: Ondan gündüzü sıyırırız; bir de bakarlar ki karanlıktalar.
وَالشَّمْسُ تَجْرِيْ لِمُسْتَقَرٍّ لَّهَا ۗذٰلِكَ تَقْدِيْرُ الْعَزِيْزِ الْعَلِيْمِۗ
wasy-syamsu tajrī limustaqarril lahā, żālika taqdīrul-‘azīzil-‘alīm(i).
Güneş de kendi yörüngesinde akıp gider. Bu, Aziz ve Alim olanın takdiridir.
وَالْقَمَرَ قَدَّرْنٰهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُوْنِ الْقَدِيْمِ
wal-qamara qaddarnāhu manāzila ḥattā ‘āda kal-‘urjūnil-qadīm(i).
Ay için de menziller tayin ettik; sonunda eğri bir hurma dalı gibi olur.
لَا الشَّمْسُ يَنْۢبَغِيْ لَهَآ اَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا الَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ ۗوَكُلٌّ فِيْ فَلَكٍ يَّسْبَحُوْنَ
lasy-syamsu yambagī lahā an tudrikal-qamara wa lal-lailu sābiqun-nahār(i), wa kullun fī falakiy yasbaḥūn(a).
Ne güneş aya yetişebilir ne de gece gündüzü geçebilir; hepsi bir yörüngede yüzer.
وَاٰيَةٌ لَّهُمْ اَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِى الْفُلْكِ الْمَشْحُوْنِۙ
wa āyatul lahum annā ḥamalnā żurriyyatahum fil-fulkil-masyḥūn(i).
Onlar için bir delil: Zürriyetlerini dolu gemide taşıdık.
وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِّنْ مِّثْلِهٖ مَا يَرْكَبُوْنَ
wa khalaqnā lahum mim miṡlihī mā yarkabūn(a).
Ve onlar için, bindikleri gibi (başka) taşıtlar yarattık.
وَاِنْ نَّشَأْ نُغْرِقْهُمْ فَلَا صَرِيْخَ لَهُمْ وَلَاهُمْ يُنْقَذُوْنَۙ
wa in nasya' nugriqhum falā ṣarīkha lahum wa lā hum yunqażūn(a).
Dilersek onları boğarız; ne bir imdatçıları olur ne de kurtarılırlar.
اِلَّا رَحْمَةً مِّنَّا وَمَتَاعًا اِلٰى حِيْنٍ
illā raḥmatam minnā wa matā‘an ilā ḥīn(in).
Ancak, bizim rahmetimizle ve bir süre nimetlenmeleri için (kurtarılırlar).
وَاِذَا قِيْلَ لَهُمُ اتَّقُوْا مَا بَيْنَ اَيْدِيْكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُوْنَ
wa iżā qīla lahumuttaqū mā baina aidīkum wa mā khalfakum la‘allakum turḥamūn(a).
Onlara denildi ki: ‘Önünüzdeki (dünya) azabından ve sonrakinden (ahiret) korkun ki rahmete eresiniz.’
وَمَا تَأْتِيْهِمْ مِّنْ اٰيَةٍ مِّنْ اٰيٰتِ رَبِّهِمْ اِلَّا كَانُوْا عَنْهَا مُعْرِضِيْنَ
wa mā ta'tīhim min āyatim min āyāti rabbihim illā kānū ‘anhā mu‘riḍīn(a).
Onlara denildi ki: ‘Önünüzdeki (dünya) azabından ve sonrakinden (ahiret) korkun ki rahmete eresiniz.’
وَاِذَا قِيْلَ لَهُمْ اَنْفِقُوْا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ ۙقَالَ الَّذِيْنَ كَفَرُوْا لِلَّذِيْنَ اٰمَنُوْٓا اَنُطْعِمُ مَنْ لَّوْ يَشَاۤءُ اللّٰهُ اَطْعَمَهٗٓ ۖاِنْ اَنْتُمْ اِلَّا فِيْ ضَلٰلٍ مُّبِيْنٍ
wa iżā qīla lahum anfiqū mimmā razaqakumullāh(u), qālal-lażīna kafarū lil-lażīna āmanū anuṭ‘imu mal lau yasyā'ullāhu aṭ‘amah(ū), in antum illā fī ḍalālim mubīn(in).
Onlara denildi ki: ‘Allah’ın size verdiği rızıktan infak edin.’ Kâfirler, müminlere dediler ki: ‘Allah dilese besleyeceği kimseleri biz mi besleyeceğiz? Siz apaçık bir sapıklık içindesiniz.’
وَيَقُوْلُوْنَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صٰدِقِيْنَ
wa yaqūlūna matā hāżal-wa‘du in kuntum ṣādiqīn(a).
(Kâfirler) derler ki: ‘Eğer doğruysanız, bu (diriliş) vaadi ne zaman?’
مَا يَنْظُرُوْنَ اِلَّا صَيْحَةً وَّاحِدَةً تَأْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُوْنَ
mā yanẓurūna illā ṣaiḥataw wāḥidatan ta'khużuhum wa hum yakhiṣṣimūn(a).
Onlar, sadece, tartışırlarken kendilerini yakalayıverecek tek bir çığlığı bekliyorlar.
فَلَا يَسْتَطِيْعُوْنَ تَوْصِيَةً وَّلَآ اِلٰٓى اَهْلِهِمْ يَرْجِعُوْنَ ࣖ
falā yastaṭī‘ūna tauṣiyataw wa lā ilā ahlihim yarji‘ūn(a).
Ne vasiyet edebilirler ne de ailelerine dönebilirler.
وَنُفِخَ فِى الصُّوْرِ فَاِذَا هُمْ مِّنَ الْاَجْدَاثِ اِلٰى رَبِّهِمْ يَنْسِلُوْنَ
wa nufikha fiṣ-ṣūri fa'iżā hum minal-ajdāṡi ilā rabbihim yansilūn(a).
Sur’a üflendi; bir de bakarsın, kabirlerinden Rablerine koşuyorlar.
قَالُوْا يٰوَيْلَنَا مَنْۢ بَعَثَنَا مِنْ مَّرْقَدِنَا ۜهٰذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمٰنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُوْنَ
qālū yā wailanā mam ba‘aṡanā mim marqadinā…hāżā mā wa‘adar-raḥmānu wa ṣadaqal-mursalūn(a).
Dediler ki: ‘Vay halimize! Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı?’ Bu, Rahman’ın vaat ettiği; resuller doğru söylemiş.
اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَّاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَمِيْعٌ لَّدَيْنَا مُحْضَرُوْنَ
in kānat illā ṣaiḥataw wāḥidatan fa'iżā hum jamī‘ul ladainā muḥḍarūn(a).
Sadece tek bir çığlık oldu; hepsi birden huzurumuza getirildi.
فَالْيَوْمَ لَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْـًٔا وَّلَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُوْنَ
fal-yauma lā tuẓlamu nafsun syai'aw wa lā tujzauna illā mā kuntum ta‘malūn(a).
O gün kimseye zerre kadar haksızlık edilmez; sadece yaptıklarınızın karşılığını alırsınız.
اِنَّ اَصْحٰبَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ فِيْ شُغُلٍ فٰكِهُوْنَ ۚ
inna aṣḥābal-jannatil-yauma fī syugulin fākihūn(a).
O gün cennet ehli, sevinç içinde meşgul olurlar.
هُمْ وَاَزْوَاجُهُمْ فِيْ ظِلٰلٍ عَلَى الْاَرَاۤىِٕكِ مُتَّكِـُٔوْنَ ۚ
hum wa azwājuhum fī ẓilālin ‘alal-arā'iki muttaki'ūn(a).
Onlar ve eşleri, gölgeliklerde, dipanlar üzerinde yaslanırlar.
لَهُمْ فِيْهَا فَاكِهَةٌ وَّلَهُمْ مَّا يَدَّعُوْنَ ۚ
lahum fīhā fākihatuw wa lahum mā yadda‘ūn(a).
Orada onların meyveleri ve istedikleri her şey vardır.
سَلٰمٌۗ قَوْلًا مِّنْ رَّبٍّ رَّحِيْمٍ
salāmun qaulam mir rabbir raḥīm(in).
Rahman olan Rablerinden bir selâm sözü (duyarlar).
وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُوْنَ
wamtāzul-yauma ayyuhal-mujrimūn(a).
(Kâfirlere denir ki:) ‘Ey günahkârlar! Bugün (müminlerden) ayrılın.’
۞ اَلَمْ اَعْهَدْ اِلَيْكُمْ يٰبَنِيْٓ اٰدَمَ اَنْ لَّا تَعْبُدُوا الشَّيْطٰنَۚ اِنَّهٗ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِيْنٌ
alam a‘had ilaikum yā banī ādama allā ta‘budusy-syaiṭān(a), innahū lakum ‘aduwwum mubīn(un).
‘Ey Âdem oğulları! Size, şeytana ibadet etmeyin, o sizin apaçık düşmanınızdır, demedim mi?’
وَاَنِ اعْبُدُوْنِيْ ۗهٰذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيْمٌ
wa ani‘budūnī, hāżā ṣirāṭum mustaqīm(un).
‘Bana ibadet edin; bu, dosdoğru yoldur.’
وَلَقَدْ اَضَلَّ مِنْكُمْ جِبِلًّا كَثِيْرًا ۗاَفَلَمْ تَكُوْنُوْا تَعْقِلُوْنَ
wa laqad aḍalla minkum jibillan kaṡīrā(n), afalam takūnū ta‘qilūn(a).
‘O (şeytan), içinizden pek çoğunu saptırdı. Hâlâ akıl etmeyecek misiniz?’
هٰذِهٖ جَهَنَّمُ الَّتِيْ كُنْتُمْ تُوْعَدُوْنَ
hāżihī jahannamul-latī kuntum tū‘adūn(a).
‘İşte, size vaat edilen Cehennem.’
اِصْلَوْهَا الْيَوْمَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُوْنَ
iṣlauhal-yauma bimā kuntum takfurūn(a).
‘İnkâr ettiğiniz için bugün oraya girin.’
اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلٰٓى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَآ اَيْدِيْهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوْا يَكْسِبُوْنَ
al-yauma nakhtimu ‘alā afwāhihim wa tukallimunā aidīhim wa tasyhadu arjuluhum bimā kānū yaksibūn(a).
O gün ağızlarını mühürleriz; elleri bize konuşur, ayakları yaptıklarına şahitlik eder.
وَلَوْ نَشَاۤءُ لَطَمَسْنَا عَلٰٓى اَعْيُنِهِمْ فَاسْتَبَقُوا الصِّرَاطَ فَاَنّٰى يُبْصِرُوْنَ
wa lau nasyā'u laṭamasnā ‘alā a‘yunihim fastabaquṣ-ṣirāṭa fa annā yubṣirūn(a).
Dileseydik, gözlerini silerdik; yola koşarlardı, ama nasıl görebilirlerdi?
وَلَوْ نَشَاۤءُ لَمَسَخْنٰهُمْ عَلٰى مَكَانَتِهِمْ فَمَا اسْتَطَاعُوْا مُضِيًّا وَّلَا يَرْجِعُوْنَ ࣖ
wa lau nasyā'u lamasakhnāhum ‘alā makānatihim famastaṭā‘ū muḍiyyaw wa lā yarji‘ūn(a).
Dileseydik, onları oldukları yerde değiştirirdik; ne ileri gidebilirlerdi ne de geri dönebilirlerdi.
وَمَنْ نُّعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِى الْخَلْقِۗ اَفَلَا يَعْقِلُوْنَ
wa man nu‘ammirhu nunakkishu fil-khalq(i), afalā ya‘qilūn(a).
Kimin ömrünü uzatırsak, onu yaratılışta geriye çeviririz. Hâlâ akıl etmeyecekler mi?
وَمَا عَلَّمْنٰهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْۢبَغِيْ لَهٗ ۗاِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ وَّقُرْاٰنٌ مُّبِيْنٌ ۙ
wa mā ‘allamnāhusy-syi‘ra wa mā yambagī lah(ū), in huwa illā żikruw wa qur'ānum mubīn(un).
Ona (Muhammed’e) şiir öğretmedik; bu, ona yakışmaz. Bu, sadece bir zikir ve apaçık bir Kur’an’dır.
لِّيُنْذِرَ مَنْ كَانَ حَيًّا وَّيَحِقَّ الْقَوْلُ عَلَى الْكٰفِرِيْنَ
liyunżira man kāna ḥayyaw wa yaḥiqqal-qaulu ‘alal-kāfirīn(a).
Diri olanları uyarsın ve kâfirler için azab sözü kesinleşsin diye.
اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِّمَّا عَمِلَتْ اَيْدِيْنَآ اَنْعَامًا فَهُمْ لَهَا مٰلِكُوْنَ
awalam yarau annā khalaqnā lahum mimmā ‘amilat aidīnā an‘āman fahum lahā mālikūn(a).
Görmediler mi, ellerimizle onlar için yarattığımız hayvanları ve onlara nasıl sahip olduklarını?
وَذَلَّلْنٰهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوْبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُوْنَ
wa żallalnāhā lahum fa minhā rakūbuhum wa minhā ya'kulūn(a).
O hayvanları onlara boyun eğdirdik; bir kısmı binekleri, bir kısmı yiyecekleridir.
وَلَهُمْ فِيْهَا مَنَافِعُ وَمَشَارِبُۗ اَفَلَا يَشْكُرُوْنَ
wa lahum fīhā manāfi‘u wa masyārib(u), afalā yasykurūn(a).
Onlardan faydalar ve içecekler elde ederler. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
وَاتَّخَذُوْا مِنْ دُوْنِ اللّٰهِ اٰلِهَةً لَّعَلَّهُمْ يُنْصَرُوْنَ ۗ
wattakhażū min dūnillāhi ālihatal la‘allahum yunṣarūn(a).
Allah’tan başka, yardım umarak ilahlar edindiler.
لَا يَسْتَطِيْعُوْنَ نَصْرَهُمْۙ وَهُمْ لَهُمْ جُنْدٌ مُّحْضَرُوْنَ
lā yastaṭī‘ūna naṣrahum, wa hum lahum jundum muḥḍarūn(a).
O (ilahlar) onlara yardım edemez; aksine, onlar (tapınanlar) onlar için hazır bir ordu gibidir.
فَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْ ۘاِنَّا نَعْلَمُ مَا يُسِرُّوْنَ وَمَا يُعْلِنُوْنَ
falā yaḥzunka qauluhum, innā na‘lamu mā yusirrūna wa mā yu‘linūn(a).
Onların sözleri seni üzmesin. Biz, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliriz.
اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنٰهُ مِنْ نُّطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَصِيْمٌ مُّبِيْنٌ
awalam yaral-insānu annā khalaqnāhu min nuṭfatin fa'iżā huwa khaṣīmum mubīn(un).
İnsan, bir nutfeden yaratıldığını görmedi mi? Bir de bakarsın, apaçık bir hasım olmuş.
وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَّنَسِيَ خَلْقَهٗۗ قَالَ مَنْ يُّحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيْمٌ
wa ḍaraba lanā maṡalaw wa nasiya khalqah(ū), qāla may yuḥyil-‘iẓāma wa hiya ramīm(un).
Bize misal getiriyor ve kendi yaratılışını unutuyor; diyor ki: ‘Çürümüş kemikleri kim diriltecek?’
قُلْ يُحْيِيْهَا الَّذِيْٓ اَنْشَاَهَآ اَوَّلَ مَرَّةٍ ۗوَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيْمٌ ۙ
qul yuḥyīhal-lażī ansya'ahā awwala marrah(tin), wa huwa bikulli khalqin ‘alīm(un).
De ki: ‘Onları ilk kez yaratan diriltecek. O, her yaratmayı bilir.’
ۨالَّذِيْ جَعَلَ لَكُمْ مِّنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَارًاۙ فَاِذَآ اَنْتُمْ مِّنْهُ تُوْقِدُوْنَ
allażī ja‘ala lakum minasy-syajaril-akhḍari nārā(n), fa'iżā antum minhu tūqidūn(a).
‘Size, yeşil ağaçtan ateş çıkaran O’dur; ondan ateş yakarsınız.’
اَوَلَيْسَ الَّذِيْ خَلَقَ السَّمٰوٰتِ وَالْاَرْضَ بِقٰدِرٍ عَلٰٓى اَنْ يَّخْلُقَ مِثْلَهُمْ ۗبَلٰى وَهُوَ الْخَلّٰقُ الْعَلِيْمُ
awa laisal-lażī khalaqas-samāwāti wal-arḍa biqādirin ‘alā ay yakhluqa miṡlahum, balā wa huwal-khallāqul-‘alīm(u).
‘Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerini yaratmaya kadir değil mi? Elbette, O, her şeyi yaratandır, bilendir.’
اِنَّمَآ اَمْرُهٗٓ اِذَآ اَرَادَ شَيْـًٔاۖ اَنْ يَّقُوْلَ لَهٗ كُنْ فَيَكُوْنُ
innamā amruhū iżā arāda syai'an ay yaqūla lahū kun fa yakūn(u).
O’nun emri, bir şeyi dilediğinde ona ‘Ol!’ demesidir; o da hemen olur.
فَسُبْحٰنَ الَّذِيْ بِيَدِهٖ مَلَكُوْتُ كُلِّ شَيْءٍ وَّاِلَيْهِ تُرْجَعُوْنَ ࣖ
fa subḥānal-lażī biyadihī malakūtu kulli syai'iw wa ilaihi turja‘ūn(a).
Her şeyin hükümranlığı elinde olan Allah münezzehtir; ve O’na döndürüleceksiniz.